Eskiden toplantılarda daha fazla konuşurdum. Hatalı olduğunu düşündüğüm bir şey duyduğumda da karşımdakinin cümlesini tamamlamasını beklemeden araya girdiğim çok olurdu.
Düşüncem de oldukça basitti: Söylenen şey yanlışsa ya da konu yanlış bir yere gidiyorsa neden devamını dinleyerek zaman kaybedelim?
Bir süre sonra bununla ilgili aldığım bir geri bildirim üzerine kendimi biraz daha gözlemlemeye başladım. Şimdi toplantılarda çok daha fazla dinliyorum. Bazen daha ilk birkaç cümlede nereye bağlanacağını tahmin etsem, konu gereğinden fazla uzasa, hatta içimden “tamam, buranın nereye gideceği belli” desem bile dinliyorum.
İşin ilginç tarafı, çoğu zaman gerçekten düşündüğüm yere çıkıyor. Yani biraz daha dinleyince her seferinde farklı bir şey öğreniyorum gibi romantik bir sonuç yok. Bazen konu gerçekten uzuyor, bazen aynı şey birkaç farklı şekilde anlatılıyor, bazen de yanlış olduğunu düşündüğüm şey konuşmanın sonunda hâlâ yanlış oluyor.
Ama zamanla şunu fark ettim: Ben karşımdakinin ne söyleyeceğini anlamış olabilirim. Bu, onun cümlesini tamamlamasına gerek olmadığı anlamına gelmiyor.
Üstelik nadiren de olsa, “burada ne söyleyeceğini biliyorum” dediğim bir konuşmanın beklemediğim başka bir noktaya çıktığı da oluyor. Belki söylediği şey değil ama neden öyle düşündüğü, hangi bilgiden yola çıktığı ya da problemin başka bir tarafı ortaya çıkabiliyor.
Bugün hâlâ yanlış olduğunu düşündüğüm bir şey duyduğumda araya girme isteğim oluyor. :) Sadece artık her seferinde bunu yapmak zorunda olmadığımı düşünüyorum.
Bazen toplantının daha hızlı bitmesinden daha önemli bir şey var: Karşındaki insanın kendisini anlatabildiğini hissetmesi.
Şimdi biraz daha az konuşuyor, biraz daha fazla dinliyorum. Sanırım bu hali daha iyi. :)
