Geçtiğimiz günlerde “POV Goalkeeper” isimli bir video izledim. Kalecinin gözünden çekilmiş bir maçtı. Kamera, topun gelişini, pozisyonu ve tüm o anı kalecinin bakış açısından gösteriyordu. Videoyu izlerken farkında olmadan geçmişe gittim. O kalede ben vardım sanki. On yıl boyunca, hem lisanslı olarak hem okul takımında kalecilik yapmıştım, ta ki tekrar edecek bir sakatlık yaşayana kadar. O videodaki açı bana o kadar tanıdık geldi ki… O an, sanki tekrar o kalede, o yıllardaydım. Topun sesi, sahanın uğultusu, o anların heyecanı… Hepsini bir anlığına yeniden hissettim. Sanırım o günleri gerçekten özlemişim. O videoda bir saniyeliğine de olsa kaleye geri döndüm; çocukluğuma, reflekslerime, heyecanıma…
Kalecilik benim için sadece bir pozisyon değildi. Sorumluluk, liderlik, oyunu okuma, stres anında soğukkanlı kalma… Bunların hepsini o dönemde öğrendim. Geriye dönüp baktığımda fark ettim ki, bugün iş analisti olarak sahip olduğum pek çok alışkanlık, düşünme biçimi ve yaklaşım, o yıllarda gelişen disiplinin doğal bir devamı. O yüzden bu yazı aslında bir nostalji değil; bir farkındalık hikayesi.
Kalecilik, dışarıdan bakıldığında yalnızca gol yememekle ilgili bir pozisyon gibi görünür. Başarının sessiz, hatanın gürültülü olduğu bir roldür. Ama tam da bu yüzden, oyunun bütününü okumayı öğretir insana. Çünkü kaleci, sahadaki 20 oyuncudan farklı bir konumdadır. Herkes ileriye odaklanırken, o geriden izler. Her hareketi, her ihtimali hesaplar. Kalecilik; gözlem yapmayı, sabırlı olmayı, riski yönetmeyi ve doğru zamanda harekete geçmeyi öğretir. Bu yüzden yıllar sonra iş hayatında, herkes bir problemin içindeyken benim geriden bakıp bütünü görme eğilimim hiç değişmedi.
Bugün iş analistliği yaparken de benzer bir bakış açısıyla hareket ettiğimi fark ediyorum. Herkes tek bir şeye odaklanırken, benim görevim bütünü görmek, olasılıkları hesaplamak ve en küçük boşluğun bile nelere yol açabileceğini öngörmek. Kalecilikte olduğu gibi, analistlikte de bir anlık dikkatsizlik zincirleme bir etkiye dönüşebilir. Kalecilikte topu izlememek nasıl golle sonuçlanırsa, analizde sürecin bir noktasını gözden kaçırmak da benzer bir etki yaratır.
Kalecilikte hiçbir pozisyon tek hamleden ibaret değildir. Her kurtarışın görünmeyen bir hazırlığı vardır. Topun geliş yönünü okumak, oyuncuyu takip etmek, birkaç saniye içinde olasılıkları hesaplamak… Hepsi aynı anda düşünülmesi gereken bir bütünün parçalarıydı. Aynı şey iş analistliği için de geçerli. Bir gereksinime, bir probleme ya da bir karara yaklaşırken hep o “oyunu okuma” duygusu devreye giriyor. İyi bir analiz, doğaçlama değil; hazırlığın, sorgulamanın ve gözlemin sonucudur.
Kaleciyken sadece kurtarış yapmak için orada olmazdım; savunmayı yönlendirir, boşlukları kapattırır, takımın temposunu ayarlardım. Çünkü bazı pozisyonlar top gelmeden çözülür. Bugün iş analistliği yaparken de benzer bir rol üstlendiğimi fark ediyorum. Doğru bilgiyle doğru kişiyi buluşturmak, ekibi doğru yöne çekmek, riskleri onlar fark etmeden göstermek… Bunlar da bir nevi oyunu kurmaktır.
Kalecilik, hatanın bedelinin en yüksek olduğu roldür. Bir forvet beş gol kaçırabilir ama bir tane atıp maçı kazandırdığında kimse hatırlamaz. Kaleci bir hata yapar, maçın kaybedilmesine sebep olur. Bu yüzden kaleci olmanın en önemli tarafı, hata sonrası kalkabilme becerisidir. Aynı durum iş hayatında da geçerli. Bir analizde hata yaptığında, bir gereksinim yanlış anlaşıldığında suçlanmak kolaydır. Ama analist olarak önemli olan hatasız olmak değil; hatayı fark edip hızlıca toparlayabilmektir. Kalecilik bana savunmaya geçmeden, hatayı sahiplenip çözüm üretebilmeyi öğretti. Çünkü maç devam ederken kimsenin suçlayacak vakti yoktur; bir sonraki pozisyon çoktan başlamıştır.
Kalecilikte olduğu gibi iş analistliğinde de hesaplı cesaret gerekir. Bazen çıkarsın ve topu alırsın, bazen kalırsın ve pozisyonu beklersin. İkisi arasındaki fark sezgiyle değil, analizle ilgilidir. Gereksiz bir çıkış hataya dönüşür, geç kalmak da fırsatı kaçırmak demektir. Analist de aynı şekilde karar verir. Analistlikte de her konuya müdahale etmek ya da iş birimine sormak inisiyatif almak değildir; gereksiz bir süreci detaylandırmak işi uzatır. Esas beceri, tıpkı sahadaki gibi, ne zaman devreye girileceğini bilmek ve o inisiyatifi almaktır.
O “POV Goalkeeper” videosu bittiğinde, uzun bir süre öylece ekrana baktım. Çünkü fark ettim ki, kalecilik hiç bitmemiş. Sadece kale değişmişti. Artık kale her maçta farklı bir proje. Takım yine takım, sadece farklı karakterler. Top farklı yönlerden geliyor ama refleks aynı: sakin kalmak, gözlem yapmak, doğru anda hamle yapmak.
Geçmişte ve günümüzde bir toplantıdayken, farklı bakış açılarından bakmak, olasılıkları sezmek, bir riski erkenden fark etmek… bunların hiçbiri tesadüf değil. Bunlar yıllar önce kale direklerinin arasında başlayan bir düşünme biçiminin devamıymış.
Kalecilik bana hata yapmaktan korkmamayı, ama aynı hatayı iki kez yapmamayı öğretti. Bana dikkatli olmayı, ama risk almaktan kaçınmamayı öğretti. Belki de o yüzden artık sahada olmasam da her işte bir kaleci gibi düşünüyorum. O kalede öğrendiğim şeylerle hareket ettiğimi fark etmek güzel.
Her şeyden bir şeyler öğreniyoruz, geçmiş bizi bir şekilde geliştirmeye devam ediyor, önemli olan farkında olup devam etmek.
